Gerçek sosyete neden ortadan kayboldu?

“Sosyete” kelimesi bugün Türkiye’de oldukça hızlı ve çoğu zaman düşünmeden kullanılan bir tanıma dönüşmüş durumda. Lüks yaşayan, çok gezen, sık görünen herkes bu başlığın içine kolayca yerleştiriliyor. Oysa kavramın kökenine bakıldığında çok daha katmanlı, daha seçici ve hatta daha zor bir dünyanın parçası olduğu görülüyor.

18’inci yüzyılın sonu ve 19’uncu yüzyıl boyunca Avrupa’da şekillenen “high society”, ekonomik güçle tanımlanan bir yapı değildi. Fransız aristokrasisinin çözülmeye başladığı, burjuvazinin yükseldiği dönemde ortaya çıkan bu yeni üst çevre; davranış biçimi, eğitim, kültürel birikim ve sosyal ilişkiler ağı üzerinden kendini konumlandırdı. Paris’teki salon kültürü bu yapının en çarpıcı örneklerinden biriydi. Madame de Staël ve Madame Récamier gibi isimlerin evlerinde düzenlenen toplantılar, dönemin en güçlü entelektüel ve aristokrat figürlerini bir araya getiriyordu.

    Bu salonlar birer vitrin değildi. İçeride olmak zaten yeterliydi. Kendini anlatmaya gerek yoktu. Ölçü, mesafe ve kendini geri çekebilme becerisi bu dünyanın temel diliydi.

    Paris salonlarında ve Londra’nın “season” döneminde yazılmış mektuplar, günlükler ve görgü kitapları incelendiğinde, bu çevrelerin neyi kabul edip neyi hızla dışladığı oldukça net görülüyor. Örneğin 18. yüzyıl Paris salonlarında, konuşmayı domine eden, kendinden fazla bahseden ya da dikkat çekmeye çalışan kişiler “ağır” ve “eğitimsiz” olarak etiketleniyordu. Madame de Staël’in çevresinde, sohbetin akışını kesen ya da kendini öne çıkaran misafirlerin bir daha davet edilmediğine dair kayıtlar bulunuyor. Hatta bazı yazışmalarda, “iyi bir misafir” olmanın en temel kriterlerinden biri olarak “başkalarının parlamasına izin vermek” özellikle vurgulanıyor.

    Benzer şekilde İngiltere’de 19’uncu yüzyılda yayımlanan görgü kitaplarında, özellikle kadınlar için “fazla görünürlük” açıkça bir risk olarak tanımlanıyor. Aynı davetlerde çok sık görünmek, yüksek sesle konuşmak, başkalarının dikkatini üzerine çekmeye çalışmak ya da özel hayatını fazla açık etmek, “iyi yetişmemişlik” göstergesi kabul ediliyor. Dönemin en çok referans verilen görgü kitaplarından biri olan The Habits of Good Society’de, bir kadının kendini sürekli görünür kılmasının “merak uyandırmak yerine merakı tükettiği” yazıyor. Hatta aristokrat çevrelerde sıkça tekrar edilen bir ifade var: “To be noticed too much is to be diminished.” Yani fazla fark edilmek, değer kaybı anlamına geliyor.

    Bu dönemde görünürlük sıklığı bile bir statü göstergesi olarak okunuyor. Aynı balolarda arka arkaya görünmek ya da her davete katılmak, sosyal açlık olarak yorumlanıyor. Buna karşılık daha seyrek görünen, davet seçen ve hatta bazı önemli etkinliklere bilinçli olarak katılmayan kişiler daha “değerli” kabul ediliyor. Bir anlamda yokluk, varlıktan daha güçlü bir sinyal haline geliyor.

    Bir başka dikkat çekici detay ise konuşma biçimiyle ilgili. O dönemin yazılı kaynaklarında, iyi eğitimli birinin sohbet sırasında doğrudan kendinden bahsetmemesi gerektiği sıkça vurgulanıyor. Hikâyeler dolaylı anlatılıyor, başarılar başkaları tarafından dile getiriliyor ve kişisel hayat hiçbir zaman tamamen açılmıyor. Çünkü aşırı açıklık, incelik eksikliği olarak görülüyor. Bu yüzden o dünyada asıl maharet, kendini göstermekten çok geri çekebilmekte yatıyor. Sohbete yön vermek ama domine etmemek, orada olmak ama ortalığı kaplamamak, bilinmek ama anlatmamak… Sosyete dediğimiz yapı tam olarak bu ince dengeler üzerine kuruluyor.

    İngiltere’de 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan “season” geleneği bu yapıyı daha da sistemli hale getirdi. Genç kadınlar belirli davetlerle topluma tanıtılıyor, ancak bu görünürlük kontrollü ve sınırlı bir çerçevede kalıyordu. Sosyete dediğimiz yapı tam olarak burada netleşti: herkesin içinde olmayan ama herkesin farkında olduğu bir çevre.

    Türkiye’de ise bu kavram farklı bir zeminde gelişti. Osmanlı’nın son dönemindeki Batılılaşma hareketleriyle birlikte İstanbul’da yeni bir üst çevre oluşmaya başladı. Cumhuriyet sonrası dönemde iş dünyasının yükselen aileleri, sanayiciler ve kültür-sanat çevresi bu alanı yeniden şekillendirdi. Türkiye’de sosyete hiçbir zaman aristokratik bir sınıf olmadı; daha çok zaman içinde oluşan bir ilişki ağı, bir temsil alanı ve belirli bir yaşam biçimi olarak varlık gösterdi. Tam da bu yüzden bugün yaşanan değişim çok daha sert hissediliyor. Çünkü ilk kez bu kadar geniş bir kitle, sosyete olarak tanımlanan alanın içine görsel olarak dahil olabiliyor. Aynı mekânlar, aynı davetler, aynı yaz sofraları… Görünürlük genişledikçe, mesafe daraldı. Ve yıllarca bu yapıyı ayakta tutan o ince çizgi neredeyse silindi.

    İstanbul’da artık sosyete eskisi gibi görünür bir yapı değil. Hatta belki de ilk kez, kimlerin gerçekten bu dünyanın parçası olduğunu anlamak bu kadar zor. Çünkü herkes aynı yerde. Ama herkes aynı yerdeyken, herkes aynı dünyaya ait olmuyor.

    Son birkaç yılda sosyal hayatın dili ciddi şekilde değişti. Eskiden yaşanan şeyler şimdi anında gösteriliyor. Her masa bir içerik, her davet bir fon. Bu tekrarın içinde, yıllarca mesafe üzerine kurulu o dünyanın en önemli değeri sessizce geri çekildi: erişilemezlik. Ve bununla birlikte, gerçek sosyete de geri çekildi.

    Bu geri çekilme en net kadınlar üzerinden okunuyor. Ama burada öne çıkan isimler en çok görünenler değil. Ne zaman geri duracaklarını bilenler.

    Melisa Tapan, Sevil Sabancı ve Eren Tapan’ın kızı olarak güçlü bir iş dünyası mirasının içinde büyüdü. Ancak bu mirası sergilemek yerine sanat ve kültür üzerinden kendine daha farklı bir alan açtı. Londra’daki eğitimi ve İstanbul’daki kültürel çevrelerle kurduğu bağ, onu klasik sosyal görünürlükten ayırıyor. Kerem Bürsin ile yaşadığı ilişki onu daha geniş bir kitleye taşıdı; ama bu görünürlük onun kimliğini belirleyen bir unsur haline gelmedi.

    Pia Hakko tarafında ise bambaşka bir strateji var. Cem Hakko ve Betina Hakko’nun kızı olarak Vakko gibi güçlü bir moda mirasının içinde yetişti. Ama bu mirası göstermek yerine geri planda tutmayı tercih etti. Aynı mekânda tekrar etmeyen bir varlık, ölçülü bir stil dili ve kendini geri çekebilme becerisi, onu bu kalabalığın dışında konumlandırıyor.

    Esra Eczacıbaşı, bu yapının daha köklü tarafını temsil ediyor. Bülent ve Oya Eczacıbaşı’nın kızı olarak sanat ve kültürle iç içe bir dünyada yetişmiş bir isim. Onun görünürlüğü hiçbir zaman bireysel bir vitrin üzerinden ilerlemiyor. Temsil ettiği değerler üzerinden şekilleniyor ve bu da onu bugünün hızlı sosyal akışından net şekilde ayrıştırıyor.

    Koç ailesinin yeni jenerasyonu olan Aylin ve Esra Koç ise bu dengeyi İstanbul’un dışına taşıyarak kuruyor. Eğitimleri, yaşadıkları şehirler ve hayatlarını tek bir merkezde yaşamamaları, onları zaten doğal olarak filtreliyor. Her yerde görünmüyorlar, ama doğru yerlerde varlar.

    Ve tam burada İstanbul’un bugünkü en sert gerçeği ortaya çıkıyor.

    Bugün “sosyetik” olarak anılan birçok profil, aslında bu dünyanın dışında bir yerde duruyor. Çünkü sürekli görünür olmak, her daveti paylaşmak, her detayı göstermek artık bir ayrıcalık değil. Bu durum daha çok bir görgü boşluğunu görünür kılıyor.

    Eskiden bazı şeyler gösterilmezdi, çünkü zaten bilinirdi. Bugün her şey anlatılıyor ve anlatıldıkça değer kaybediyor. Aynı masalarda tekrar tekrar görünmek, aynı karelerin içinde yer almak, her anı paylaşmak… Bunlar bir statü göstergesi olmaktan çıkıp, o statünün aşındığını gösteren işaretlere dönüşüyor.

    Bu yüzden bugün gerçekten bu dünyanın parçası olanlar daha az görünür. Daha küçük çevrelerde, daha seçilmiş anlarda ve çoğu zaman kamerasız alanlarda varlar.

    Melisa Tapan’ın sanat üzerinden kurduğu yeni dil, Pia Hakko’nun mesafesi, Esra Eczacıbaşı’nın kurumsal ağırlığı, Aylin ve Esra Koç’un filtreli hayatı…

    Hepsi aynı refleksi taşıyor: kendini azaltarak güçlenmek.

    Ve belki de bugün İstanbul’da asıl ayrım tam olarak burada başlıyor.

    Çünkü mesele kimlerin göründüğü değil, kimlerin görünmemeyi seçtiği.